Kültür

Günümüzde Hala Gizemini Koruyan Arkeolojik Buluntular

Günümüzde Hala Gizemini Koruyan Arkeolojik Buluntular

Vikipedi’ye göre Arkeoloji”, arkeolojik yöntemlerle ortaya çıkarılmış kültürleri sosyoloji, coğrafya, tarih, etnoloji gibi birçok bilim dalından yararlanarak araştıran ve inceleyen bilim dalıdır. Türkçeye yanlış bir şekilde “kazıbilim” olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler. Bu incelemelerin ve uzun uğraşların sonucunda arkeologlar genel olarak bir kanıya varabilseler de bazen bu keşiflerini anlamlandırmakta yetersiz kalabiliyorlar. Bu yazıda henüz keşfedilememiş ya da keşfedilse bile ne olduğu gizemini koruyan bazı arkeolojik bulguların neler olduğundan bahsedeceğim.

Antikythera Düzeneği

1900 yılında Paskalya‘dan birkaç gün önce, Yunan bir grup sünger avcısı, Antikythera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken, antik bir geminin kalıntılarına rastlar. Kalıntıların arasında M.Ö. 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardır. Dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırken şekilsiz garip bir cisme rastlar. Bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesi’ne yollanır. Cisim temizlenir ve çürümüş bronz ve tahta kalıntılarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulunur. 1958’de Dr. Derek J. De Solla Price, uzun bir çalışma sonucunda cismin bir taslağını yapar, ortaya çıkan şey bir makinedir. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay’ın ve Güneş’in hareketlerinin hesaplanabildiği anlaşılır. Bir saat değildir ama bir tür hesap makinesidir. Ve en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyor olmasıdır. Antikythera Düzeneği, büyük olasılıkla Eski Yunan Uygarlığı‘ndan çok daha önce yapılmıştır. Gizem hala çözülmüş değil. Bu düzenek bugün hala müzede duruyor ve bir benzerine hala rastlanmadı.

Nazca Çizgileri

Peru’da Nazca Çölü‘nde Nazca ve Palpa Çölleri arasında 80 km boyunca uzanan, 450 km²’lik bir bölgeye yayılmış, inanılmaz, gizemli şekillerdir. Sinekkuşu, maymun, örümcek, balık, köpekbalığı, katil balina, lama, kertenkele, üçgen, köpek, kuş, çiçek, spiral, pelikan bu çizgilerden bazıları. Bulunduğu tarihten sonra ilk fikir yürütmeleri bunların İnka Uygarlığı tarafından yapıldığı kanısında buluşuyordu, fakat araştırmalar bunların İnkalardan çok çok önce yapıldığını ortaya koyuyor.


Dünyanın birçok yerinde buna benzer bulgular vardır. Mısır, Malta, Abd ‘California‘, Şili, Bolivya bunlara en ünlü örneklerden. Ancak Nazca Çizgilerini diğerlerinden ayıran özellik ise bunca yıl boyunca neredeyse hiç zarar görmemiş olmasıdır. Dünyanın en kuru iklimlerinden birinde bulunuyor. Rüzgarın zemin üzerinde etkisini en aza indiren taş ve düz yüzey, bu düzlüğü kaplayacak toz ve kumun olmaması, çok az miktarda yağmur ve rüzgarın neredeyse hiç erozyona sebep olmaması gibi faktörler bu çizgilerin şimdiye kadar süregelmesini sağlamıştır. Bu faktörler, taş kabuğunun altında bulunan daha açık renkli sert toprak katmanla birleşince izlerinin sonsuza kadar yaşamasını isteyen bir ressama akıl almaz genişlikte bir defter oluşturmuştur adeta.

Paskalya Adası’ndaki Halkın Yok Oluşu

Paskalya Adası’nda ünlü Moai Heykelleri’ni yapan gizemli uygarlığın çöküş nedeni, yapılan araştırmalara rağmen hala çözülemiyor. Bugüne kadarki en geçerli teori, yüzlerce heykelin imalatı ve daha da önemlisi adanın sağına soluna taşınmaları, adanın kaldıramayacağı kadar fazla kaynak tüketmiş. Adada imalatı yarıda kalmış 400 tonluk devasa heykeller görülmekte. Ekolojiden bihaber yerliler heykel işine belli ki fazla kaptırmış ve bu yolda gözleri hiçbir şey görmemiş. Bu hırs, en sonunda kendilerini üzerinde tek bir ağaç bile olmayan kurak bir adada esir bırakmış. Fakat yapılan yeni bir araştırma bu görüşe karşı çıkarak, bu topluluğun aslında daha önce düşünülenden daha dengeli bir kaynak kullanımı ile adada sert koşullara adapte olduğunu gösteriyor. Görüldüğü üzere Şili Kıyıları‘ndan çok uzakta olan Paskalya Adası’ndaki eski uygarlığın çöküşüne neden olan şey, uzun zamandan beri arkeolojinin en büyük gizemlerinden biri.

Kayıp Maya Uygarlığı

6 yüzyıl boyunca gelişen bir medeniyet nasıl ortadan kalkar? Güney Meksika’da ve Orta Amerika’da çalışan arkeologların onlarca yıldır çözmeye çalıştıkları bir gizem bu. M.S. 900 civarında, Maya Uygarlığı‘nın çöktüğü düşünülüyor, ancak bu düşüşün nedenleri henüz belli değil. Bilimsel çalışmalar, Maya’nın çöküşünde kuraklığın önemli bir rol oynamış olabileceğini düşündürüyor. 2012 yılında Science Dergisi‘nde yayınlanan bir araştırmaya göre, Mayalar ormanları daha büyük şehirler ve tarım arazileri için yok ettiğinde, kazara hali hazırda sık görülen kuraklığı daha da kötüleştirmiş olabilirler. Diğer araştırmacılar ise, toprak parçalanmasının ve azalan av popülasyonların (özellikle beyaz kuyruklu geyiğin) Mayalar’ın sonuna etki ettiğini öne sürüyor. Yine diğer bazı uzmanlar da ticaret yollarının ve iç siyasi çatışmaların, bir zamanlar çok büyük olan bu imparatorluğun sonunu hızlandırdığını belirtiyor. Kısacası Mayalar‘ın nasıl yok olduğu hala gizemini koruyan bir konu.

Ahit Sandığı

40 yıl boyunca Kenan Çölleri‘nde gezinmiş olan İsrailoğulları‘nın beslenmesini sağlamış olan ne olduğu belirsiz sandık. İçi ve dışı tamamen altın kaplama ve 24 ayar olduğu söylenmektedir. Üzerindeki kısımda iki adet melek birbirine bakar vaziyette olduğu söylenir ve yine rivayetlere göre kendisinden izinsiz sandığa dokunan bir kişi anında ölmüştür. Sandığı ilk bulan Hz. Musa sandığın içine On Emir‘in yazılı olduğu tabletleri koymuştur. Şu anda sandığın nerede olduğu tam bir gizemdir. Sandığı aramak için tapınak şövalyelerinin de Kudüs’ün altını üstüne getirdiği ancak bulamadıkları söylenmektedir. Birçok arkeoloğun bulmak için her şeyini verebileceği türden bir şeydir. Sırf üzerindeki şekillerin ve resimlerin dünya tarihinde din olarak bilinen ancak bilimsel olarak kanıtlanamayan birçok şeyi kanıtlayacağı aşikardır. Kimi araştırmacılar sandığın radyoaktif bir kaynaktan enerjisini aldığını, kimi kaynaklar ise sandığın lanetli olduğunu söyler. Babiller’in M.Ö. 550’li yıllarda Kudüs‘ü yağmaladıklarında sandığı da yok etmiş olabileceği ise bir diğer iddia.

Ölü Deniz Yazmaları (Kumran Metinleri)

Bilinen ve bulunan en eski dinsel yazılardır. İnsanlık tarihi dinsel inançlar yönünden incelendiğinde, kutsal din metinlerinin azlığı dikkat çeker ve hatta eldeki örneklerin gerçekliği ve değiştirilmediği tartışma konusudur. 1947´de bir çoban tarafından bir mağarada bulunan Ölü Deniz Yazmaları iki bin yıllıktır ve Orta Doğu Din Tarihi‘nin en eski belgeleridirler. Ama asıl önemli olan bu yazmaların, din tarihini ve güncel inançları değiştirebilecek içerikte olduğu iddialarıdır. Daha sonraları araştırmacılar, yakındaki mağaralarda başka çömlekler de bulmuştur. Karbon 14 deneyleri, belgelerin en azından 1900 yıllık olduğunu kanıtlıyor; buna karşın Tevrat´ın bilinen en eski kopyası ancak 1000 yıl öncesine aittir. Bu yazıtlar neden mağaralarda saklanıyordu? Yazıtları oraya kim koymuştu? Yazıtları burada yaşayanlar mı yazmıştı? Bu mağaralarda mı yaşıyorlardı? Yazıtlar Hristiyanlık ve Musevilik için ne anlam taşıyordu? Bu soruların cevabı bugün hala verilemiyor.

Cengiz Han’ın Mezarı

Moğol İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen hazineleri içerdiğine inanılan Cengiz Han’ın mezarı, üstünden 800 yıl geçmesine rağmen bulunamıyor. Cengiz Han bir zamanlar Büyük Okyanus ile Hazar Denizi arasındaki topraklara hükmetmişti. Öldüğünde cenazesinin gizli tutulmasını istemiş. Yas tutan ordusu, cenazeyi taşırken önlerine çıkan herkesi öldürmüş. Cenazesi için çeşitli söylentiler var, kimileri yeni sütten kesilmiş bir devenin annesinin gözünün önünde kurban edildiğini ve kurban edilen yere gömüldüğünü söyler; deve her gün yavrusunun mezarına gidermiş, böylece devenin ayak izleri karışmış ve mezarının yeri bilinemez hâle gelmiş. Kimileri ise Cengiz Han gömüldükten sonra mezarı üzerinde bir tümen askerin at koşturduğunu ve Cengiz Han‘ın mezarının yerinin bu sayede bilinemediğini iddia ederler. Cengiz Han, Hunlar‘ın Moğollar‘ın atası olduğuna inanıyordu. Bu nedenle mezarı onlarınkine benzeyebilirdi. Hun Kralları 20 metre derinlikte ahşap bölmeler içine gömülür, yerin üzerine kare şeklinde taşlar dizilirdi. Ancak Hun tarzı bir mezarın bulunması biraz zor. Mezar üstündeki taşlar kaldırılmış olabilir. Moğolistan’ın genişliği düşünüldüğünde 20 metre derinlikte bir mezarın bulunması neredeyse imkansız.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı